Cevher’in Cen-azesi

Tespih'te tespihidi hani... Vakti zamanında babası hediye etmişti, bursa dönüşünde. Özeldi Cevher'in tespihi, babası vermişti, en değerlisi en sevdiği. Doksan dokuz boncuğun, doksandokuzu da önemliydi onun için, başka hiçbir boncuklarla karışmamalıydı. Babası özel olarak kenevir taşından yaptırtmıştı onu Cevher'e. Babasından kalan en özel anıydı.
  • Özhan KOCA Özhan KOCA

 Cevher’in Cen-azesi… Tespih’te tespih hani…

 Cevher’in Cen-azesi… Tespih’te tespih idi hani… Vakti zamanında babası hediye etmişti bursa dönüşünde. Özeldi Cevher’in tespihi, babası vermişti, en değerlisi, en sevdiği. Doksan dokuz boncuğun, doksandokuzu da önemliydi onun için, başka hiçbir boncukla karışmamalıydı. Babası özel olarak kehribar taşından yaptırtmıştı onu Cevher’e. Babasından kalan en özel anıydı bu ve belki de son anı olacaktı Cevher’in Cen-azesi’nde.

Emanet

    ” Seyit dayııııı, nerede bizim emektar?.. Getirde toplayalım şu boncukları ” diye seslendi,

     Seyid Dayı tezgahın arkasına uzandı ve eline aldığı emektarıyla birlikte masaya geldi. Masanın yanına bırakırken emektarı;

    ” buyrun Cevher Bey, emektarınız!..” dedi alaycı bir ifadeyle.

 http://wiseof.com/cevherin-cen-akibeti/

  Cevher ifadesindeki alayı farketmişti ancak, şuan bununla uğraşacak vakti yoktu, bir an önce toplamalıydı boncukları. Seyid dayının elinden kaptığı gibi emaneti hızlıca koştu pirizin olduğu duvara. Fişini taktı-çalıştırdı, tüm köşeleri, ulaşılması zor masa altlarını tek tek, büyük bir titizlikle süpürdü cevher. Hiç bir aralığı- detayı kaçırmadan.

Doksan dokuz

   Sonunda her yeri en az üç defa-beş defa kontrol ettiğinden emin olduktan sonra, emektar makinasının içini açtı ve kutusundan boncukları teker teker çıkarmaya başladı. Bir, iki, üç, dört, beş,…doksan altı, doksan yedi, doksan sekiz… ……. doksan sekiz… doksan sekiz!. Olamaz!?… Bir boncuk eksikti, tamı tamamına bir boncuk. Cevher’in bir ömrü!. tekrardan aldı emektarını, daha önce defalarca geçtiği yerleri tekrar tekrar geçti üzerinden, ama yoktu. doksan dokuz yoktu. Kaybolmuştu.

   Yorgunluktan bitkin düşene kadar aradı doksan dokuzu. Yok yok yok bulamıyordu. Artık pes etmişti. Boynu bükük, bitkin vaziyette geçti makamına. Hüzünlü hüzünlü bu sefer efkarından çay söyledi, demlimi demli!… Çayından bir yudum alırken; yolun karşısındaki markettin merdivenlerinden annesininin elini tutarak inen çocuğu gördü. 

”Neyseki çocuk iyi” dedi kısık bir sesle, teselli olurmuşcasına.

   Demli çayından bir yudum daha aldıktan sonra, kalktı mekanından ve kapıya doğru yöneldi. Kapıyı açtı ve merdivenlerden indi, kafası dalgın, üzgün, kırılgan…

   Kaldırımda yürürken nedense içinden geldi ve şöyle bir döndü Seyit Dayı’ya, tebessümle karışık selam verdi kafası dalgın, üzgün, ve kırılgan.

Sola baktı-sağa baktı, sonra tekrar sola baktı ve kaldırımdan ilk adımını attığında ne olduğunu anlamadan tepetaklak  bir anda kendini yerde buldu. her yeri kan içinde-hüzünlü, üzgün, ve tabiki de kırılgan.

    ”tamam iyiyim” dedi. Yeter bu kadar dinlendiğim artık kalkayım dedi ama hareket edemiyordu. Tüm bedeni yere yapışmışcasına yatarken yolun kenarında, bir yansıma ilişti gözüne.

   Dikkatlice bakmaya çalıştı ama ilk başlarda anlayamadı ne olduğunu, biraz sonra… Gözlerini yumdu sonsuza kadar…

Huzurlu, mutlu ve sağlam, babası gibi.

Tespih-Emanet-Doksan dokuz