KÖR UÇUŞ

  • Erkan ALTUN Erkan ALTUN

  “Tüm dünya için sadece bir kişi olabilirsin, fakat bazıları için sen bir dünyasın.” G. G. Márquez

Kendi kendime söylenme zamanı. Yoldayım ve hiç olmadığım kadar özgürüm. Dışarıdan bakanlar tarafından deli, içeriyi görenler tarafındansa dipsiz bir kuyuyum şimdi... Garip bir yolculuktur benimkisi. Bir kaçışı örgütler, bir yok oluşa doğru yola çıkarım bu yolculukta. Adımlarımın bir rotası yoktur. “Kör Uçuş” derim ben buna. Aslında Bay Martılog tarafından uydurulmuş ve benim tekelime geçmiş bir kavramdır.

Yolculuğa başlamadan önce bir başlangıç noktası belirlerim kendime. O nokta bitişim olur. Bak. İşte ilk adımı atmadan başladı sorular. Bazen yeri geliyor her an her saniye sorduğum gibi yine soruyorum kendime. Kimim ben? diye. İlk adımla birlikte kendimle olan ilk kavgam oluyor bu soru benim için. Birinci adım, ikinci adım, üçüncü adım. Sorular ve arkasından sanki hiç çözülmeyecekmiş gibi duran sorunlar. Sanki dünyanın bütün yükü sırtımda. Dördüncü adım, beşinci adım. Gün sıcak mı soğuk mu karar veremiyorum. Kafamdaki deli sorulara cevap vermekle meşgulüm. Bir rota yok. Sadece adımlar. Gidende mi kalır akıl, yoksa yeni geleni mi karşılar zihin bilinmez. Bir afiş çarpıyor gözüme. “Sağlıklı yaşam için on bin adım.” “Kör Uçuş”lu günlerde oldukça sağlıklı olmalıyım. Yeri geliyor tek tek sayıyorum bütün adımlarımı. Bazen 20bin12 de kalıyorum. Sadece sırf ilk 20 ye uysun diye son 20 yi de evin içinde dolanarak atıyorum. Tek tek sayıyorum adımlarımı. Not defterime her binden sonra bir çentik atıyorum. 8 bin, 8 çentik. Hapishanede gün sayan kader mahkumları gibi. Arada saymayı unuttuğum zamanlarda olmuyor değil. Olsun. O an hangi sayıda kalmışsam o gerçek oluyor benim için. 20bin20. İşte bu gerçek. Üşenmedim ve tek tek saydım bütün adımlarımı.Tüm bunlara rağmen bazende tembellik hakkımı kullanıp günlerce evden dışarı çıkmıyorum. Koca gövdem yataktan kalkmak bilmiyor bu günlerde. Galiba her şeyi en uç noktalarında yaşamayı seviyorum. Hiç unutmuyorum sırf varoluşçuluğu sorgulamak adına günlerce çöplerden beslenmiştim. Yok ya hemen tiksinip ya birader varoluşçuluğu sorgulamak sana mı kalmış demeyin. O açlıkta bir kralın sofrasında bulacağınız yemeklerden daha lezzetli oluyor bulduklarınız sizin için. Uçlar demişken bir hafta lağım çukuru kazıp, en lüks lokantada yemek yemişliğim bile bulunmaktadır.

Tuhaf. Adımlarımı saymaya kendimi o kadar kaptırmışım ki vapura bindiğimi bile az önce fark ettim. Bir çay alıp vapurun en arka kısmına geçiyorum. Buradan pervanenin çıkardığı köpükleri izlemek hoşuma gidiyor. Zihnim ve yüreğim aynı anda sakinleşiyor.Bakın bakın. Haydarpaşa arkada kaldı. Çayımdan da bir fırtta kız kulesine karşı. Ohhhh. En azından şimdilik bir müddet de olsa kendi kendimle kavgam bitti. Yorucu zihnim sakinleşmeye başladı. Hava güzelmiş. Gayet güzel. Hafif hafif esen rüzgar. Çayımdan bir yudum. Köpükler. Bütün düşüncelerim köpüklerin içinde kaybolup gidiyor.

Karşı kıyıdayım. Mekan Eminönü. Tekrar adımlarım giriyor devreye. Üst üste gelen yanılsamalar, yerini daha çok etrafımda olan bitenle bütünleşmeye bırakıyor. Balık ekmekçiler, turşucular, simitçiler, işportacılar, gazete bayii, büfe, balık tutan insanlar ve oldukça kalabalık insan seli. Veriyorum sırtımı “Yeni Cami’ye”, uzanıyorum rıhtıma ve bir sigara yakıyorum denize karşı. (Kamu spotu: İçmeyin. Şu zıkkımı içmeyin ne olur.) Derin bir nefes çekiyorum. “Nereye Gideceğini Bilmiyorsan Hangi Yoldan Gideceğinin Hiçbir Önemi Yoktur” sözü düşüyor aklıma. “Kör Uçuş”tayım. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Yolların hiç bir önemi yok benim için. Sırtımı bu sefer denize çeviriyorum. Bir sağa bakıyorum, bir sola. İçimdeki ses sağ tarafa doğru gitmemi söylüyor. Ve saymaya başlıyorum. Bir, iki, üç, dört, beş. Tekrar başlıyor kendi kendimle olan kavgam. On sekiz, on dokuz, yirmi, yirmi bir. Ne kadar çok insan var bu yeryüzünde. Tuhaf olan herkes birbirine çarpmadan yürüyor. Bazen daracık sokaklara girip çıkıyorum. Kimse kimseye dokunmuyor bile. Dünyanın en iyi sensörlerine sahibiz vesselam. Kalabalık bir nebze olsun arkamda kalıyor. Dıt dıt dıt. Hafif sola kıvrıl. Sevdim bu sensör oyununu. Karşıdan gelen karı koca beni görünce yön değiştiriyorlar. Sensörleri çok sağlam olmalı. Güneş tam tepede şimdi. Farkında olmadan Balat’a gelmiş bulunmaktayım.

Oldum olası Balat‘ta olmayı sevmişimdir. Buranın farklı bir büyüsü var. Burada olmaktan her zaman hoşlanmışımdır. Hava çok sıcak oldu. Susadım. İlk gördüğüm bakkaldan içeriye girip bir su alıyorum. Tam kafaya dikip içeceğim sırada “Pehlivan” ile göz göze geliyoruz. Bir kaç ay önce tanışmıştık kendisiyle. Bölgesel yayın yapan bir radyoda “Şiirin Deliliği” adında kültür sanat programı hazırlayan bir arkadaşım vardı. Onun programına sık sık katılıp şiirler okuyordu. Okuduğu genellikle kendi şiirleriydi. Şair miydi? Bana kalırsa değildi… Ama yazdıklarını o kadar içten okuyordu ki… Şiirmiş, düz yazıymış, anlamlıymış, anlamsızmış o an hiçbirinin önemi olmuyordu. Radyonun kuruluş gecesinde de yüz yüze tanışma fırsatımız olmuştu. Yaş olarak benden epey büyük sıcak ve samimi bir insandı. Öyle “Pehlivan” dedim diye hemen devasa boyutlarda bir insan gelmesin gözünüzün önüne. Oldukça kısa boylu, göbekli ve tıknaz bir bedene sahipti. Pehlivanlığı gençliğinde yapmış olduğu güreşlerden ve kazandığı şampiyonluktan geliyordu.

Suyumdan bir kaç yudum alıyorum. Elini uzatarak yanıma geliyor. Ooooo biraderim. Hayırdır. Ne işin var Balat’ta diye soruyor. Geziyordum abi diyorum. Farkında olmadan yolum buralara kadar düştüğünü söylüyorum. Eeee o zaman bana Tanrı misafiri olarak gelmişsin ya… Yürü bize gidiyoruz deyince eyvallah abi diyorum. Davete icabet etmek gerekir. Başlıyoruz yan yana yürümeye. Balat’ın güzelliğini anlatıyor. Atadan, dededen Balat‘lı olduğuyla övünüyor. Oldukça dik bir yokuşu tırmanıyoruz. Her ikimizde nefes nefeseyiz. Aha bizim fakirhane deyip iki katlı cumbalı bir evi işaret ediyor. İkinci kata çıkıyoruz. Kapıyı anahtarıyla açıp içeriye sesleniyor. Hanım bak sana misafir getirdim.

Salona geçiyoruz. Pehlivan ve eşi ayakta. İçeride tek kişilik koltukta oturan 8-9 yaşlarında babasının kopyası bir aslan parçası ve ben. Oturmamı işaret ediyorlar. Cama yakın kanepeye oturuyorum. Herkes birbirine gülümsüyor. Eeee daha daha nasılsınız fasılları. Pehlivan beni tanıtıyor. Hani diyor şu bazı akşamlar bizim en sevdiğimiz şairden şiir okuyan arkadaş bu arkadaş diyor. Eşi tanıştığı için çok mutlu olduğunu söylüyor. Şiiri seven insandan zarar gelmez diyor. Ve tekrardan bakışmaya başlıyoruz.

Bakışmalardaki sessizliği Pehlivan bozuyor. Çay içeriz değil mi diyor? İçeriz abi diyorum. Eşi çay koymaya mutfağa gidiyor. Aslan parçası ders çalışmak için odasına çekiliyor. Gözüm salonun içerisindeki maket gemilere takılıyor. Galiba denizi seviyorsun abi diyorum. Deniz sevilmez mi be arkadaş diyor. Ben çocukkende denize aşık bir çocuktum. Haliçte bir o yakadan bir bu yakaya yüzme yarışları yapardık. Sonra büyüdüm. Meslek olarak gemiciliği seçtim. Zamanla sınavlara girip uzakyol gemilerinde çalışmak için vardiya zabitliği aldım. Kendimi bildim bileli gemilerde çalışıp dururum. Tam deniz aşığı bir adam. Okyanusun ortasında yakalanmış olduğu bir kasırga anını anlatıyor. Dalgalarla birlikte uzuyor bedeni. Dalgalar geri çekildiğinde onun da bedeni geri çekiliyor. Geminin okyanusta bir fındık kabuğu gibi kaldığını anlatırken minicik bir adam oluyor. Sesi bazen rüzgarlı, bazen puslu, bazen çocukların heyecanlı olduklarında çıkarttığı gibi tiz oluyor. Korkuyu yaşıyor bedeni, kasırgadan kurtulduklarındaki sevinç ise yüzüne yansıyor. Tuhaf olan onunla birlikte korkuyor, onunla birlikte mutlu oluyorum. Hayatımda ilk defa bir insanın yaşadıklarını onunla birlikte yaşıyorum. Garip bir duygu bu. Hatta ürkütüyor bile beni.

Çaylar içiliyor, konu konuyu açıyor. Sevdiğimiz şairlerden, okuduğumuz kitaplardan, izlediğimiz filmlerden bahsediyoruz. O sırada gözüme ikiz olduğunu tahmin ettiğim birbirine sarmaş dolaş sarılmış iki çocuk fotoğrafı çarpıyor. Kim bunlar abi ne tatlı çıkmışlar diye soruyorum. Okyanus gibi coşmuş olan Pehlivan, bir anda durgun bir denize dönüşüyor. Bir kaç dakika sustuktan sonra gözünden bir iki damla yaş boşalıyor. Onlar diyor. Onlar. Onlar benim vefat eden kuzularım. Eliyle yaşlarını silmeye çalışıyor. Ağladığını gizlemek için elini yüzüne kapatıyor. Sonra bir çağlayan gibi hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Çağlayanın önündeki benim. Beni de sürüklüyor peşinden. Hayatımda ilk defa bir erkeğin ağladığını görüyorum. Bu gibi durumda ne yapılır onu da bilmiyorum. İç sesime kulak verip sıkı sıkı sarılıyorum Pehlivan’a. Eşi de mutfaktan koşa koşa salona geliyor. İçeri girdiğinde kapı önünde o da hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Hayatımdaki en boktan duyguyu yaşıyorum. Kızıyorum kendi kendime. Ulan deyyus diyorum. Sora sora şu çerçeve içindeki fotoğrafı neden soruyorsun. Sor şuradaki halatları, şu yemek masasının kaç yıllık olduğunu. Sor şuradaki plakların değerini. Lanet okuyorum kendi kendime. İyice sarılıyorum Pehlivan’a tamam abi. Geçti. Sakin ol gibi sözler çıkıyor ağzımdan. Yavaş yavaş çağlayanın coşkusu azalıyor. Oysa ben küçücük bir taştım. Çağladıkça beni de peşi sıra sürüklemiş, parça parça etmişti.

Salonun içerisine derin bir sessizlik hakim oluyor. Bir müddet sonra her zamanki gibi Pehlivan bozuyor bu sessizliği. Bir laf vardır gemiciler arasında, “Gemicinin parası pul, karısı dul olur” diye. Bizim ki de aynen o iş. 6 ay gemilere gider, 1 ay evde dinleniriz. Bazende neredeyse senenin tamamını ailemizden uzak geçiririz. Parası iyi ama zor meslek. Olduğumuz yerden beni ayağa kaldırarak pencereden yolun karşısında harabeye dönmüş bir evi gösteriyor. Bak diyor o ev zamanında bizimdi. Şu an oturduğumuz evde de annemler oturuyordu. Ben gemideyim. Amerika’ya gidiyorum. Annem yaşlı olduğu için hanım sürekli gün içinde anneme uğrar ihtiyaçlarını karşılardı. Ben bunu bildiğim için rahat rahat çalışmaktayım. Sonuçta hanım, annem, çocuklar bir arada. Aldığım güç ile rahat rahat çalışıyorum. Annemler ile bizimkiler birbirlerine sahip çıkıyor. Gözüm arkada değil. 17 Mart günü, çocuklar evde öğle uykusunda olduğu sırada, hanım, anneme bakmak için buraya geliyor. Annemin siyatikleri azmış. Bir de yaşlılık. Gelmişken bir çorba yapayım diyor. Çorba yaptığı sırada evdeki sobadan bir kıvılcım kilimin üzerine sıçrıyor. Önce kilim, sonrada işte…. Yutkunuyor. Yine gözleri doluyor ama ağlamıyor. Ben gemideyim. Telsizle ulaşmaya çalışıyorlar. Geldiğimde iş işten çoktan geçmişti. O zamanlar bu evin alt katı boştu. Oraya yerleştik. Olayı tam olarak öğrendiğimde Allah affetsin. Hanımı bir temiz dövüp babasının evine yolladım bütün suç onunmuş gibi. Anamı falanda sildim defterden. Kapıyı kapadım. Kimseyi kabul etmiyorum. Kim geliyorsa kapıya, ana avrat sövüp yolluyorum. Verdim kendimi içkiye. Acılarımı içkiyle dindirmeye çalıştım. Böyle yapma diyorlar. Allahın gücüne gider diyorlar. Haşa Allaha bile küfrediyorum. Yangın yeri gibiyim. Ben yanamadım ya. Yakmaya uğraşıyorum her önüme geleni.

Düşünsene sabah kahvaltımı bir çanağın içine doğramış olduğum ekmeğin üzerine rakı koyarak yapıyorum. Onun dışında hiç bir şey yemiyorum. Kendimi cezalandırdığımı falan düşünüyorum. Öfkem o kadar çok ki… Sürekli bir yerlerimi kanatıp zarar veriyorum kendime. Bir gün sızmış olduğum yerden sıçrayarak uyandım. O kadar çok acıkmışım ki… Sahilde tükrük köftesi açan bir köfteci var. Askerin yeri diye. Ona gidip yarım ekmek arasına köfte yaptırdım. Sonra da şu aşağıda bir tekel var. Ona uğradım. Bir de köpek öldüren istedim. Sardı gazete kağıdına verdi tekel. Eve geldim. O kadar açım ki… Günlerdir doğru düzgün bir şey yememişim. Şarabı gazete kağıdından kurtardım. Kağıdıda attım yere. Şarabı açtım. Tam köfte ekmekten bir ısırık almıştım ki yere atmış olduğum gazete kağıdında “Balat’ta Çıkan Yangında İkiz Çocuklar Yanarak Öldü”. Haberin altında çocukların fotoğrafı. Bir köşede de aha işte şu yanan ev. Onca zaman sonra ilk defa yüzleşiyorum çocuklarımın yüzleriyle. Hayatımda ilk defa ağlamaya başladım o gün. Bak babam öldü, babaannem, dedem, benim küçük birader. Hiç birinin cenazesinde ağlamadım. Ama o gün ben ağladıkça içimdeki yangının söndüğünü hissettim. . O gün tövbe ettim içkiye. Affetmeyi öğrendim önce diyerek kalkıp eşine sarılıyor. Allah razı olsun ondan diyor. Sen ne güzel bir insansın diyerek gidip bende Pehlivan’a sarılıyorum…

Dönüş yolundayım. Tekrar vapurun arka tarafına geçtim. Bu sefer hava kararmış ve denizde yakamoz var. Ayın ışığı. Denizin üzerindeki o muhteşem ışıkların dansı. Pehlivan’ı düşünüyorum. Tekrar içimi bir hüzün kaplıyor. Vapur iskeleye yanaştığında aklımda çocukların nasıl çığlıklar atarak can verdikleri düşüyor. İçim sıkılıyor. Tekrar Kör uçuşun oyununa geri dönmek istiyorum. Bir, iki, üç. Etrafta olan bitenle ilgilenmek istemiyorum. Sadece sayıyorum. Belki saydıkça bütün dünyadaki olumsuz olan şeyler bir anda sihirli bir değnekle yok olacağını hayal ediyorum. Eve ulaştığımda 1002. adımda kalıyorum. Kapıdan içeri giriyorum. 1003, 1004. Ve evin içinde dolanmaya devam ediyorum. Artık bahar geldi, sobayıda kaldırmak lazım diye düşünüyorum. Dolanıyorum evin içinde. Anlayın ızdırabım büyük. 1107, 1108, 1109. Kafam allak bullak.1110 ve 1111. adımı attığımda bırakıyorum gövdemi yatağın üzerine. Artık günlerce yatma zamanı.

Erkan  ALTUN

Fotoğraflar: Elif TANIR
https://www.instagram.com/eliftanir.photoart/

  • Avatar
    Meltem Çavuşoğlu
    3 ay önce

    Çok çok etkileyici bir solukta okudum. Sizinle birlikte yürüyüp vapurun en arkasına geçip içmeyin şu zıkkımı diye söylene söylene sigaradan bir nefes çekerek, Balat’ta yokuş çıkarken nefesimi bıraktım
    Çok sevdim yazı dilinizi
    Yüreğinize sağlık 👏👏👏

    8
    • Erkan ALTUN
      Erkan ALTUN
      3 ay önce

      Güzel yorumunuz için çok ama çok teşekkür ederim. Sizinde fotoğraflarınız öyle. Çok etkileyici… EN KISA ZAMANDA sizinde (izin verdiğiniz üzere) bir fotoğrafınızı (ki kendimde o gücü bulabilirsem) dillendirmek isterim.

      6
  • Avatar
    Özgün
    5 ay önce

    Gerçekten nevrotizmi hissettim okurken. Etkilendim.

    9
    • Erkan ALTUN
      Erkan ALTUN
      5 ay önce

      Teşekkür ederim.

      8
  • Avatar
    Ayten Argı
    2 sene önce

    Adımları sayarak bir gerçekliğe ulaşmanız beni çok şaşırttı. Tesadüfen denk geldiğim hikayenin kurgusu çok güzeldi. Sevgiyle kalın.

    19
    • Erkan ALTUN
      Erkan ALTUN
      2 sene önce

      Ayten Hanım, merhaba. Çok teşekkür ederim. Hikayeyi sevdiyseniz ne mutlu bize

      18
  • Avatar
    Birgul şahin
    2 sene önce

    Erkan bey ,
    Sanki beni bizi bizlerı anlatmıssın ,
    Dıkımın ucundakı sozculler cumleler
    İşde tamda bu
    Elıne ,dılıme, yuregıne kalemıne saglık

    Başarılarınızın devamını beklerım

    19
    • Erkan ALTUN
      Erkan ALTUN
      2 sene önce

      Birgül Hanım, Çok çok teşekkür ederim. Hayat zaten hepimizi anlatmıyor mu? Mutlu kalın

      16
  • Avatar
    Büşra
    2 sene önce

    Erkan abi içindeki cevherleri insanların fark etmesi yüreğini görmeleri dileğimle başarılarının devamını diliyorum …

    17
  • Avatar
    Zeliha orbay
    2 sene önce

    Erkan bey çok etkileyici,devamını bekliyoruz 👏

    18
  • Avatar
    Aysel yanaşık
    2 sene önce

    Çok samimi ve sıcak bir yazı olmuş. Uzun bir yazı sıkılırım diye okumak istemedim ama iyi ki okumuşum. Çok beğendim. Bir sonraki yazıyı merakla bekliyorum. Selamlar

    18
  • Avatar
    Mesut Kaplan
    2 sene önce

    Çok güzel ve çok içten. Yüreğinize sağlık.
    Yeni yazınızı sabırla bekliyoruz.

    18
  • Özhan KOCA
    Özhan KOCA
    2 sene önce

    Şimdi bitti. Hani uzun demiştim ya, bence bir o kadar daha yazsan okurdum. Okurduk. Kalemine sağlık. Yeni bir yazını büyük bir keyifle bekliyorum.

    20