SON ki üç dört

  • Özhan KOCA Özhan KOCA

SON ki üç dört…Uzun bir aranın ardından yeniden bitirilemeyen bir sevdanın peşinden sizlerle birlikte gitmekten çok mutlu ve umutluyuz arkadaşlar. Yaşam… İnsan.. Size de bazen çok garip gelmiyor mu? Yani, insan aynı zamanda hem çok sıradan hem de çok özel olabilir mi?  Olabilir elbet… Peki bu ayırımı kim, neye göre yapıyor!? Ve bizi biz yapan yaptıklarımız veya yapmadıklarımızsa, bunun karar mekanizması kim/ne? Son ki üç dört ve başlıyoruz…

Sıradan/özel insanların muhteşem yaşamlarını araştırmaya ve sizlerle paylaşmaya devam ediyoruz.

Bugün sayfamızda keşfedeceğimiz kişinin aslında birden fazla bitirilemeyen sevdası var (ve bu çok güzel). Tasarımcı mı dersiniz.. Müzisyen mi dersiniz.. Senarist mi dersiniz yoksa yazar mı dersiniz, inanın bunun cevabı için henüz net bir şey söylemek mümkün değil. En azından bizim için. Belki bir tanesi!?… Belki de hepsi. Bakalım bu sohbetimiz bu sorunun cevabını bize verebilecek mi?.

Hazırsanız gelin başlayalım!.

Evet, bugün ki sohbet konuğumuz; Emre GÜRCAN

Peki kimdir bu Emre GÜRCAN!?.

S: Öncelikle bizi kırmayıp davetimizi kabul ettiğiniz için wiseof ekibi olarak teşekkürlerimizi sunarız.

C:….. Rica ederim. Asıl ben teşekkür ederim.

S: Okuyucularımızın sizi daha yakından tanıyabilmeleri için bize kısaca kendinizden bahsedermisiniz?

C:…..En korktuğum soru ile başladınız. Hadi bakalım. Bir insanın kendisinden kısaca bahsetmesi belki de dünyanın en zor işidir. Birisini tanımak için yıllarca uğraşırsın sonra bir anda karşında tanıdım zannettiğin ama aslında hiç tanıyamadığın birisinin olduğunu fark edersin. Ben 40 yıldır kendimi tanımaya çalışıyorum. Her gün kendimi şaşırtmaya devam ediyorum.  “İyi bir adamım” demek belki de en keyif verici tanımdır bir insanın kendisi için yapacağı.  Öğrenmeye aç birisiyim. Sürekli okur, araştırır, izler, düşünürüm. Öğrenmenin şehvetine kendisini kaptırmış birisiyim. Yeni şeyler öğrendikçe de ne kadar da az şey bildiğimin farkına varıyorum her defasında. 

S: Korkmadığınızı gördük gibi…   Efendim, sizi yeni çıkan ilk kitabınız sayesinde tanıdık diyebiliriz ve sonrasında araştırdığımız da sadece yazarlıkla ilgili olmadığınızı gördük. Diğer konulara daha sonra geleceğiz sırasıyla ama öncelikle kitabınızdan bahsedelim isterseniz?

C: … “Son ki üç dört” isimli ilk romanım (umarım devamı gelecek). Destek Yayınları etiketiyle yaz başında raflardaki yerini aldı. Aslında Ömer Faruk Sorak ile birlikte geliştirmeye başladığımız bir dizi film projesi uzun bir süreç sonrasında romana evrildi. Şimdi bu proje önümüzdeki dönem için hem dizi film hem de sinema filmi olarak gündemimizde.

S: Yeni okuyacak okuyucularımız için kitaptaki karakterlerden kısa ipuçları versek mi? Ne dersiniz?

C: … Murat ana kahramanımız. Yazık çok çekmiş çocuk. Beni tanısa kızardı sanırım. “Amma da abarttın abi” diye. “Ben öyle bir insan mıyım?” Çocuğun başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmez mübarek. Şaka bir yana çok güçlü bir kahraman Murat. 1999 depreminde henüz 6 yaşındayken ailesini kaybetmiş. Sonra bir ara halasıyla yaşamış. Halası ölünce önce yetimhaneye yerleştirilmiş. Ama dayanamamış oradan da kaçmış gitmiş sokaklarda yaşamış. Sokak çocuğu olmanın belki de doğal sonucu olarak suça karışmış ve ıslahevine düşmüş. En dibe vurmuş hapiste. Sahip olduğu her şeyi kaybetmiş. En kötüsü de hayallerini, gelecek ile ilgili umutlarını kaybetmiş. İşte tam da böyle bir anda “Romandaki tabirle: Karanlığın en koyu olduğu zaman” karşısına yaşlı bir müzik öğretmeni çıkıyor. Suça bulaşmış çocuklara meslek edindirme programı kapsamında ıslahevine gelen bir hayırsever.

Murat’ın içinde gizli saklı kalmış müzik yeteneğini keşfedip çocuğa şarkı söyleyip gitar çalmayı öğretmeye çalışıyor.

Çalışıyor dedim çünkü vahşi bir kurdu evcilleştirmek hiç de kolay değil. İşte asıl hikâye böyle başlıyor.  Veysel, yani müzik öğretmeninin de gönlü yaralı… Hikâye bizi günümüzden geçmişe götürüyor. Mesela Veysel ile birlikte 12 Eylül 1980 darbesinin olduğu o güne dönüyoruz. Veysel’in büyük aşkı Türkan’a… Bir yanda darbe yapılırken bizim hikayemizde büyük bir aşk hikayesi yaşanıyor. Başka kahramanlar da var tabii… Islahevinde Murat’a yapmadığı kötülüğü bırakmayan Serdar önemli bir karakter… Veysel’in Habil ve Kabil’e benzettiğim iki yeğeni var. Birisi iyi bir adam diğeri kötü… Ve tabii Aslı… Murat’ın umut dolu bir geleceğe adım attığı anda karşısına çıkan ve âşık olduğu kız… Hikâye geçmiş ve günümüz arasında gidip gelirken bütün kahramanların hayatı sonunda bir yerde kesişiyor. İstanbul’un unutulmuş, vazgeçilmiş kenar mahallelerinden birisi… Kâtippaşa… Benim hayalimden çıkıp fırlamış, Suriçi İstanbul’undaki bir mahalle. Okuyanlar haritayı açıp aramış hatta. Öyle duyumlar aldım. Hayali bir mahalle ama inanın ben bile artık öyle bir yerin varlığına inanıyorum.

S: Okurken bir an için bende içimden geçirmedim değil o hayali mahalleyi. Çok enerjik, gençlik kokan bir kapak tasarımı ve bir o kadar da güzel bir isim ‘’SON Kİ ÜÇ DÖRT’’.  Kitabın isim aşamasından biraz bahseder misiniz, nasıl şekillendi, nereden çıktı?

C: … Böcek Yapım’ın Levent’teki binasının ikinci katında benim bir odam vardı. Duvarında da bir yazı tahtası… Aklımıza sürekli bir isim geldiği zaman oraya yazardık. Böcek yapım oldukça keyifli bir yerdi. Birçok film ve dizi film projesi konuşulurdu sürekli, üzerinde kafa patlatılır, yoğun bir şekilde çalışılırdı. Her gün 2-3 ünlü oyuncu, yönetmen, yapımcı, gazeteci gelip giderdi. Misafirlerin çoğu ile tanışma, oturup kahve içme hatta birçoğu ile uzun uzun toplantılar yapma şansı yakaladım. Ziyarete gelenler hikâyeyi duyduklarında çok heyecanlanıyordu. Hemen akıllarına gelen isim önerilerini benim odamdaki yazı tahtasına yazıyorlardı. Bazen içimize sinmeyenleri silip sonra başka isimler yazıyorduk. Bir ara 70-80 isim önerisi birikmişti tahtada. Artık işin içinden çıkamaz hale gelmiştik. Sonra bir gün senarist arkadaşım Fulya ile odada çalışırken aklıma bu isim geldi. Hemen bir A4 kâğıda kocaman yazıp üst kata Ömer Abi’nin odasına çıktık. Hazır mısın, ben ismi buldum dedim. O da çok heyecanlandı. Kâğıdı çevirip gösterdiğim anda gözlerindeki ışıltıyı gördüm. “Son ki üç dört…” Gülümsedi. “Tamam” dedi. “Dizimizin ismi bu!”

S: Gerçekten şu kitabı isimlendirme dönemini bile yazsaymışsınız kesinlikle okur, izlerdik. Fantastik. Peki kitap biz okuyuculara nasıl bir tat vadediyor?

C: … Arabesk… Melodram… Ama Arabesk’in Rock & Roll ile sarmalandığı bir hikâye… Yerel ya da otantik diyebileceğimiz tatlar var. Bir o kadar da şehirli… Aynı İstanbul gibi… Çok hüzünlü bir hikâye… Çok etkilenenlerin, duygulananların hatta hüngür hüngür ağlayanlar olduğunu duydum kitabı okuyanlar arasında. Hem de çok… Ama size bir sır vereyim, bazı bölümleri yazarken ben de ağladım. Nedendir bilmiyorum ama etkiledi beni yazma kısmında bile. “Olur mu bu kadar ya?” diyeceğiniz çok durum var. Ama ben gazetelerin 3.sayfalarından, çevremde, sokaktan, orada burada duyduğum hikâyelerden besleniyorum. Gerçek hikâyelerden etkileniyorum. Ömer Faruk Sorak’ın bana öğrettiği çok şey var. Ama bir sözünü asla unutamıyorum.

“Tanrının yazdığından daha iyisini yazamayız.”

Bir hikâyenin gerçek hayattan alınması inandırıcılığını arttırıyor. Olması gereken de bu zaten. Tamam, karakter, mahalle, olaylar filan hepsi kurgu hepsi hayal ürünü ama yıllardır biriktirdiklerini birleştirip bir yapı oluşturuyor insan yazarken. Biriktirmeden yazılmaz zaten. İnsan 40 yaşından sonra yazar olur derler. Ama sanırım “Son ki üç dört” biraz zor bir roman. Ömer Abi “ben bu karakterlerden her birisine ayrı ayrı film çekerim” diyor. Ben de her karakter için farklı bir roman yazabilirim. İçine girmesi, okuması bazılarına göre çok kolay değil. Çok yoğun ve ilk başta karışık gelebilen kurgusu var. Finalde orya buraya savrulan bütün iplikler bir araya gelip bir desen oluşturuyor. Ama okuyucu yorumlarından okuduğum kadarıyla içine girildiği andan itibaren çok hızlı okunan, derinlerine inilen bir hikâyeymiş. Umarım okuyanlar beğenir. Keyif alırlar. Benim için en önemlisi bu!

S:  Böcek yapım, Ömer Faruk Sorak, ünlüler, yönetmenler, buralara ulaşmadan önceki dönemlerinize gitmek istiyorum. İlk yazarlık denemelerinize, hayallerinize!…Yazmak veya yazarlık sizde kendini nasıl göstermeye başladı. Mutlaka zorlukları da olmuştur, destekçileriniz de. Mesela bu yolda en büyük destekçiniz diyebileceğiniz kişi veya kişiler var mıdır/kimlerdir?

C: … İnanın hiç aklımda yoktu yazmak. Yazabildiğimin bile farkında değildim. Anadolu Lisesi yıllarından beri sürekli yazıyordum aslında şimdi düşününce. Kısa kısa denemeler, hikâyeler hatta her Türk vatandaşı gibi şiirler yazıyordum. Ama önemsemezdim çok. Sonra bir gün sevgili ablam Yonca Evcimik aradı. “Emre, dizi film yazmak ister misin? dedi. Çok şaşırdım. “Ne oluyoruz ya, ne alaka?” dedim.  Böyle bir şey benim bile aklımda yokken Yonca nasıl oldu da bana böyle bir teklifle geldi hala anlayabilmiş değilim. “Ben senin çok iyi bir yazar olabileceğine inanıyorum” dedi. O bana çok destek oldu. İlk maceramın başlaması Yonca sayesinde… Sonra Show TV’deki “Sevdaluk” dizisinden itibaren Erdal Özyağcılar ile 3-4 sene beraber çalıştık. Dostluğumuz hala devam ediyor. Birçok hikâye geliştirdik beraber. Senaryolar yazdık. Hocamdır. Ağabeyim gibidir. Çok severim. Bana manevi destek sağlayan ve Erdal Abi ile tanışmamı sağlayan Altuğ Yücel var. Tiyatrocu… Ve Tabii ki Ömer Faruk Sorak… Mentorum, akıl hocam, öğretmenim, ustam… Bana inanıp her koşulda destekleyen güzel insan… Bak mesela Ömer Abi’yi sektörde sevmeyen neredeyse kimse yoktur. Tanıdığım en iyi adamlardan birisidir. 

S:Kitapta Ömer Faruk SORAK ın ismi de bulunuyor sizinle birlikte. Kitap ikinize mi ait, birlikte mi yazdınız?

C: … Hikâye benimdi. İlk başta çok farklı bir açıdan bakıyordum öyküye. Sonra Boğaziçi Film Festival’inde Ömer abi ile tanıştık. Aslında ilk başta eşi İpek Sorak ile tanıştık. Böyle ayaküstü konuşuyoruz bir kenarda. Aynı anda birbirimize aynı cümleyi kurduk. “Ben seni nereden tanıyorum?” İşte klasik “nerelisin, nerede doğdun hangi okula gittin” derken Ankara’dan aynı sokağın çocuğu çıktık. Ben çok küçük yaşta İzmir’e taşındığım için irtibatımız kesilmişti doğal olarak. Hemen beni Ömer Faruk Sorak ile tanıştırdı. “Bak çocukluk arkadaşımı buldum” diye. Ömer Abi de ilk duyduğunda çok heyecanlanmıştı projeden. Okuma istedi. Yolladım hemen yazdıklarımı. Bir hafta sonra masadaydık. Uzun uzun sohbet ettik. Kendi hayallerinden ve fikirlerinden bahsetti. Bana Böcek Yapım’da bir oda, masa, yazı tahtası, postit, telefon ve sınırsız çay kahve verdi ve başladık çalışmaya. Aslında bu süreç bile film olacak bir konuya, kurguya sahip.

Kahramanın sonsuz yolculuğunun bütün evreleri içinde barındırıyor.

 Ömer Abi maddi manevi çok destek verdi bana. Çok şey öğretti. Süpervizörüm ve yapımcım olarak projeye el attı. Bazen olayları, sahneleri, karakterleri uzun uzun konuşuyor, tartışıyorduk. Bazen de Ömer abi anlatıyor biz dinliyorduk. İlk başta senarist arkadaşım Fulya Özcan işin içine girdi birlikte çalıştık hikâye üzerinde. Yine senarist Ali Kobanbay, Yönetmen Burak Aksoy, Murad Küçük  vs derken şirket içinde herkes projeye destek verdi. Kanallarla görüşüldü, anlaşıldı, sonra vazgeçildi, havada kaldı derken Med Yapım, Fatih Aksoy projeyi beğendiğini söyledi. “ Birlikte çalışalım” dedi Ömer abiye. Fatih Bey’in ortağı Yağmur Ünal yapımcımız oldu. Ömer Abi başımızda uzun uzun çalıştık projeye. Sonra olmadı. Ertelendi filan derken aradaki boşlukta ben de bu romanı yazdım. Projeyi birlikte geliştirdiğimiz için de Ömer abinin isimin olması istedi yayınevi çeşitli ticari kaygılarla. Ömer Abi de kabul etti. Ortaya bu roman çıktı.  Ömer Faruk Sorak ile benim ismimin yan yana olması gerçekten çok gurur verici bir durum.

S:Doğrusu her sorumuzun cevabı bir roman olarak geri geliyor bize. Peki, biliyoruz ki, sizin aynı zamanda senarist, müzisyen ve tasarımcı yönlerinizde var. Biraz bahseder misiniz?

C: …İnsanın okuduğu okullar ile yaptığı meslekler genelde hep farklı oluyor Türkiye’de. Birçok müzisyen, yönetmen, oyuncu, yazar filan hep mühendis, mimar ya da başka çok alakasız disiplinlerden gelen insanlar… Profesyonellik ile amatörlük arasındaki tek fark para kazanmaktır. Latince “amare” kelimesi sevmek demek. Bir işi severek yapana amatör, o işten para kazanana profesyonel denir. Ancak günümüzde bir işe yeni başlayan, hatta o işi çok iyi yapamayan, hevesli ya da belki hobi için uğraşana amatör deniyor. Ben hayatımın çeşitli dönemlerinde sevdiğim birçok şeye el attım. Evimde küçük bir müzik stüdyosu var. Kendi bestelerimi aranje ediyorum. Videolar çekip montajlıyorum. Yazmak için kâğıt kalem yeterli zaten. Ama asıl önemli olan kurgulamaktır, tasarlamaktır. Yazma eylemi işin biraz sanatsal kısmı biraz da zanaat kısmı…

Bir hikâye kurgulamak, hikâyeyi yazmak büyük oranda sanatsal bir faaliyettir hatta bence biraz da mühendisliktir.

Ama mesela senaryo işin zanaat kısmıdır. Yazdıkça daha iyi yazarsınız. Öğrenirsiniz, kendinizi her gün geliştirirsiniz. Ben hepsinin toplamı olarak tasarlamayı seviyorum. Biraz mühendis kafası, biraz yetenek, bolca çalışma… Öğrenme, deneme, yanılma… Bir müzik eseri de tek bir fikirle başlar. Bir melodi ya da belki bir davul ritmi… İlham gelsin diye beklememeli asla. Peşinden koşmalı ilhamın. Bir mimarın tasarım fikri de böyle ortaya çıkar. Tek bir renk belki ya da bir çizgi kafasında belirir sonrasını tasarlar.  Projeyi geliştirir. Ben kendi bestelerimi, hikâyelerimi, senaryolarımı hep bu ilk fikri yakaladığım an sonrasında saatlerce, günlerce, aylarca çalışarak tasarlamasını seviyorum. Uzun süre kafe, restoran, pastane gibi mekânlar tasarlayarak hayatımı idame ettirdim. Şimdi de yazıyorum. Matematiksel olarak bunlar çok örtüşüyor. Ancak çok farklı disiplinlerde tasarımlar yapmak insanın beynindeki hücrelerin çok daha farklı çalışmasını, nöronlar arasında yepyeni bağların kurulmasını sağlıyor. Sonuç olarak bir işe gönlünüzü verdikten sonra hayatınızı adamanız gerekli. İyi bir şey ancak böyle ortaya çıkıyor. Onun için de sevmek gerekli. Âşık olmalı insan. “Sevmek neydi? Sevmek emekti.” İşte amatör ruh tam da bu! O işi iyi yapın. Doğru yapın. Kuralına, kaidesine göre yapın ama önce severek yapın. Para zaten bir şekilde kazanılır. Yaptığınız işler beğenildiği andan itibaren zaten paraya dönmeye başlıyor yani profesyonel oluyorsunuz.

http://wiseof.com/bitirilemeyen-sevda/

S: Wiseof ekibi olarak bizlerde ‘’amare’’ den besleniyoruz. Aynı anda birçok mesleğiniz var gibi veya uğraşınız mı desek acaba. Büyükşehrin kargaşasında bu enerjiyi nereden buluyorsunuz?

C:…Aşk… Bir insan aşk için neler yapmaz ki? Romanda da bunu anlattım aslında alt metin olarak. Sevdiğiniz bir şey için, bir insan için, bir değer için neleri feda ederiz. Bütün gün otursanız, hiçbir iş yapmasanız bile ortalama en az 2000 kcal enerji harcıyorsunuz. 1 saat koşmak için gerekli enerji aslında yaşamak için gerekli enerjinin yanında o kadar az ki. Aldığım nefesi boşa harcamamak için elimden geleni yapıyorum. Bir şeyler üretmek, kurgulamak, tasarlamak, ortaya çıkartmak… Zaten o işi severek yapıyorsanız yorulmuyor bile insan. Ama bütün gün boş boş yat, TV izle, sosyal medyada takıl, bilgisayar oyunu oyna, gez, dolaş… Dinlenmeye bile vakit bulamazsın işte o zaman.

S:SON Kİ ÜÇ DÖRT ü okurken, sahne imgelemelerim sanki dizi film şeridi gibi gözümün önünden geçti doğrusu. Yani kitabı okumuyor da sanki bir dizi film izliyor gibiydim. Kitapta yadsınamaz bir dizi tadı da var. İleride bu kitabı dizi film olarak ekranlarda görebilecek miyiz ne dersiniz?

C: … Evet… Zaten bir proje olarak tasarlandı her şey… Murat’ın hikâyesi ilk başta dizi film olarak düşünüldü. Roman ise dizi filmde yaşanan olayların öncesini anlatıyor. Yani 1. Bölümden önce bu kahramanın başına ne geldi? Kimdi? Ne yaşadı? Romanda anlatılan hikâyenin bir kısmını uzun metraj film olarak çalışıyoruz şu an. Romanın son sayfasından itibaren de dizi filmin hikâyesi başlıyor. Ve uzun soluklu bir hikâye… Allah kısmet ederse 3. Sezon finaline kadar düşünülmüş, kurgulanmış bir akış söz konusu…

S: Şüphesiz sizde sizden öncekileri takip ederek bir yerlere geldiniz ve şüphesiz sizi de takip edip gelenler olacaktır. Genç yazar adayı takipçilerinize önerileriniz neler olabilir?

C: …Ben bir bebektim. Emekliyordum. İlk adımı nasıl atacağımı bile bilmiyordum. Sonra o ilk adımı attım. Yürümeye başladım. Sonra amaçsızca koşup eğlendim bir süre.  Sonra çocukluk koşturmaları sakinledi ve daha temkinli adımlarla yürüdüm sessizce, yere daha sağlam basmaya çalışarak. Bazen kısa mesafe koşuları yaptım. Bazen kondisyon çalışmaları… Ama hepsi birer deneme yanılma uğraşıları yani antrenmandı. Sonunda uzun bir maratonun başlangıç çizgisine kadar geldim. Şu an o zorlu yarışın ilk metrelerinde kararlı adımlar atıyorum. Ortasında bırakır mıyım, nefesim yeter mi, gücüm yerinde mi hiçbir fikrim yok. Zaten hikayenin sonunu bilsem hiçbir eğlencesi, anlamı kalmazdı. Belki sadece maratonu tamamlayabilirim belki de madalya bile alırım. Ama inan bebekken attığım o ilk adım çok önemliydi. Yürüyebileceğime inandım. Ve başarısız birçok denemeden sonra sonunda ayağa kalktım. Benim de yazdığımı duyan çok kişiden hep söyle cümleler duyuyorum. “Ben de yazacağım, çok biriktirdim, aklımda bir şeyler var, bir gün kalem kâğıt alıp başlayacağım.” İşte böyle olmuyor bu iş. Hemen yazmaya başlamalı. Ne olursa olsun yazmalı insan. O ilk adımı atmalı… Gerisi zaten kendi kendine gelecektir. Tek şartla… Gerçekten severse insan… Önce sevin!

S: Bana öyle demiştiniz. Bekleme yaz. Gerçekten çok farklı ve keyifli bir sohbet oldu. Çok teşekkür ederiz.

C: Asıl ben çok teşekkür ederim.  İzin verirseniz sözlerimi kitabın son sayfası ile bitirmek istiyorum.

Bütün hikâyeler “Son” diye biter.

Ama her son yeni bir başlangıçtır.

Devamında “… ki, üç, dört” duyarsan eğer

bil ki müzik başlamak üzeredir.

“Son ki üç dört…”

Bitirilemeyen Sevda / Emre GÜRCAN / Son ki üç dört

https://www.instagram.com/emregurcanksk/

https://www.instagram.com/wiseof_com/

Ropörtaj: Ozhan KOCA / https://www.instagram.com/ozhan_koca/